A9 TV Canlı Yayın

2 Ocak 2011 Pazar

Deniz Suyundaki Değişmeyen Ölçü

İçinde bulunduğumuz dünyayı yeterince tanıyor muyuz? Bu soruya evet cevabı verilmiş olsa da öğrenilen her bilgi insanın üzerinde yaşadığı dünya hakkında öğrenmesi gereken çok fazla detay olduğunu göstermektedir. Pek çok insan okul yıllarında öğrenilen, “havada belli oranda oksijen vardır”, “bitkiler karbondioksiti oksijene çevirir” veya “Dünya Güneş etrafında şu kadar günde döner” gibi klasik bilgilere sahip olmayı yeterli görür. Bunların dışında günlük hayatta karşılaştığı, kimilerine normal gibi gelen ancak aslında hepsi birer mucize olan birçok olayın ayrıntısını genelikle bilmez. İşte bu mucizelerden bir tanesi de denizdeki suyun tuzluluk oranıdır. (Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı)

Alemleri yoktan var eden Rabbimiz, yarattığı herşeyde bir ölçü kılmıştır. Bu ölçü birçok konuda ilk bakışta dikkati çekmekte, birçoğunda ise yapılan geniş araştırmalar sonucunda ortaya çıkabilmektedir. Tuzlu olduğu herkes tarafından bilinen deniz suyundaki tuzun gerçekte son derece hassas bir ölçüsü vardır. Yapılan araştırmalarla deniz suyunun ortalama tuzluluk derecesinin, ağırlığa oranla %3.5 olduğu tespit edilmiştir. Bu, 1 mil suda yaklaşık 186 milyon ton tuzun var olduğu anlamına gelmektedir. Okyanuslardaki bu tuz miktarı ile kıtaların tamamı 152.300 metre kalınlığında bir tuz tabakasıyla kaplanabilir. Bu tuzluluğun nasıl oluştuğu, oranının nasıl sabit kaldığı merak konusudur. Bu konuda bilim adamlarınca birçok tez ortaya atılmaktadır. Ortaya çıkan elementlerin tamamı deniz suyunda bulunmaktadır. Örneğin sıcak deniz tuzunun %85’inden fazlası, sodyum klorür, diğer bir deyişle sofra tuzundan meydana gelir. Nehirler tarafından taşınan sodyum gibi mineraller ise toprak ve kayaların aşınması sonucu ortaya çıkan eriyik ve süspansiyonlardan oluşur. Fakat bor ve klor gibi diğer elementlerin varlığı, nehirlerin getirdikleri ile açıklanamamakta, dolayısıyla bu oluşumda diğer süreçlerin de rol oynadığı düşünülmektedir.

Bu konudaki bir başka görüş ise çeşitli dönemlerde yerkabuğu ile yer merkezi arasında kalan katmanın, zehirli gazlardan arınması sırasında diğer maddelerle beraber su ve klorun da yerkabuğunun hemen altındaki erimiş volkanik kayaların arasında ortaya çıkmış olabileceğidir. Günümüzde çeşitli etkinlikler sonucu atmosfere yayılan elementler ise denizlere yağmur veya kar şeklinde geri dönmektedir. Minerallerin deniz sularına bir diğer aktarılış yolu ise ölen deniz hayvanları vasıtasıyla olmaktadır. Deniz hayvanları öldüklerinde, iskeletlerinin çözülmesi yolu ile tekrar denize dönerler.

Bu noktada akla “elementler bu şekilde denizlere sürekli olarak geri dönünce, denizler giderek daha da tuzlu hale gelmez mi?” sorusu gelebilir. Ancak belirtilmesi gerekir ki mucizevi olarak, deniz suyundaki tuz miktarında, yüz milyonlarca yıldan bu yana önemli bir değişme olmamıştır. Çözünmüş maddelerin miktarları zamana ve yere göre değişmekle birlikte, belli başlı elementlerin okyanuslarda hemen her dönemde, aynı yoğunlukta bulunduğu kabul edilmektedir. Bu haliyle okyanus, elementlerin bir yandan tam dengeyi koruyacak oranlarda suya eklenip, diğer yandan sürekli olarak eksildiği büyük bir tanka benzetilebilir. Örneğin, elementlerden bazıları kayalarla birleşir, böylece toprak tarafından emilir ve bu işlemlerin sonucunda ise çözeltiden ayrılarak çökelti haline gelirler. Denizde yaşayan bitkiler ve hayvanlar da bunları kullanarak gelişimlerini tamamlarlar. Bu sayede deniz suyunun içindeki minerallerin oranı daima sabit kalmaktadır. Böylece yeryüzünde hayatın devamlılığını sağlayan kusursuz denge korunmuş olur.

Görüldüğü gibi herşeyde hakim olan kusursuz ölçü, deniz suyundaki tuz ve diğer elementler için de geçerlidir. Unutulmamalıdır ki tüm bunları tespit eden, herşeyi bir ölçü ile belli bir düzen içinde yaratan, sonsuz ilim ve kudret sahibi olan Yüce Allah’tır.

Dünyanın Isısını Düzenleyen Mucize Planktonların Bilinmeyen Görevi

Yeryüzünde, hassas dengelerle kurulmuş, herşeyin birbiriyle uyum içinde olduğu bir sistem mevcuttur. Dünyanın yaşanılır bir yer olmasını sağlayan bu sistemde hayatlarını devam ettiren varlıklar aynı zamanda sistemin işleyişine de katkıda bulunurlar. Hikmetli bir yaratılışın sergilendiği bu düzende kimi varlıkların bilinenin dışında çok daha önemli görevleri vardır. Örneğin planktonlar, okyanuslarda yaşayan ve sadece balinaların besin kaynağı olan canlılar olarak bilinirler. Oysa bu mikroskobik canlılar yaşamın devamlılığına çok önemli bir katkıda bulunurlar.

Planktonların çoğu “dimetil sülfür” denen kimyasal maddeyi üretir. Bu madde oksijenle birleşerek sülfat haline geçer. Sülfatlar okyanus üzerindeki su buharı için yoğunlaşma çekirdekleri oluşturarak bulutları meydana getirirler. Bu çekirdekler çok büyük olduklarından yağmura neden olmazlar fakat bulutların güneş ışınlarını yansıtma veya emme derecesini etkilerler. Buna “albedo” denir. Dimetil sülfür albedoyu artırır. Böylece bulutlar gelen güneş ışınlarını yansıtır, buna bağlı olarak toprağa erişen güneş ışınları da azalır.

Çoğu insanın yaşamında, bir kez dahi görmediği planktonlar, dünyanın çok hassas olan ekolojik dengesi içinde önemli bir yere sahiptir. Rabbimiz'in ilhamıyla hareket eden bu mikroskobik canlıların vesile olmasıyla güneş ışınları toprağa daha az gelmekte ve hava sıcaklığı da yaşamı engelleyecek kadar yükselmemektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.